Biraz Yazar Biraz Gezgin

Karadeniz’in Bağrında Kapıkaya

Doğa’nın eşsiz güzelliğini taşıyan, Karadeniz’in Bağrında Kapıkaya köyüne gidelim. Son günlerde yaşanan tatsız durumlarda gezmek, gitmek istediğimiz yerlere gidemiyor, fotoğrafları gördükçe iç çekiyoruz. İç çektiğimiz, keşke burada olsaydım dediğimiz yerlerden birini gözlerinizin önüne getiriyorum.

Kapıkaya

Kapıkaya hakkında biraz bilgi sahibi olmak istersek şunları söyleyebilirim. Samsun’un Bafra İlçesi’ne bağlı Kapıkaya mahallesi ismini biraz yukarısında bulunan kapı şeklinde oluşmuş kayalardan almaktadır. Samsun’a uzaklığı 83 km Bafra İlçesine uzaklığı ise 33 km’dir. Halkı muhacir denilen kişilerden oluşmaktadır.

Altınkaya Barajı’nın biraz yukarısında kalan mahalle yamaç paraşütü yapanların son 3 yıldır durak noktası olmuştur. Ayrıca kamp ve doğa sporları da ortamın nabzını tutmaktadır. Bu tarz sporlarla uğraşıyorsanız Kapıkaya Festivali’ne katılmanızı tavsiye ederim.

Kapıkaya’da Nerede Kamp yapılır ?

Kamp, doğa sporları demişken bu konuya açıklık getirmek istedim. Festivaller olduğun da belirli alanlarda kamp yapılıyor. Fakat biz 10 arkadaş festival’in olmadığı bir zamanda gittiğimiz için Kapı kaya Mahallesi’nin biraz aşağısında yer alan boş bir arazi de çadırlarımızı kurmuştuk. Çadır kurmak, kamp yapmak bu gibi yerlerde değişkenlik gösterebiliyor.

Siz gözünüze kestirdiğiniz kafanızı dinleyebileceğiniz bir yer seçerek başlayabilirsiniz. Yani seçim sizin, doğa da kısıtlama yoktur hele ki el sürülmemiş yerlerde.

Kapıkaya’da Kamp

Yeşille mavi’nin buluştuğu, güneşin tenimize işlediği Karadeniz’in bağrın da Kapıkaya’nın güzelliklerine kavuşacak olmanın verdiği heyecanla yola çıkmış, kendimizi doğa’nın kucağına bırakmıştık.
Çadırlarımızı kurmuş, ateş için biraz odun toplayıp güle eğlene doğa da olmanın keyfini çıkartıyorduk. Yorgunluk üzerimize çökmüş, akşam olmuş, ateş başında yemeklerimizi yiyip uyumuştuk.
Ertesi gün kahvaltıyı yaptıktan sonra Kapı kaya’nın zirvesine çıkmak için hazırlıklarımıza başlamıştık. Aslında hiç birimiz dağlara tırmanan bireyler değildik. Tek ekipmanımız balta ve değneğimizdi.

 

Yola koyulma vakti gelmiş, yavaş yavaş tırmanmaya olduğumuz yerden uzaklaşmaya başlamıştık. Yukarı çıktıkça her şeyi daha net görüyor, daha hızlı tırmanmaya devam ediyorduk. Fakat aşağıdan kısa gibi görünen yol sanki gittikçe uzuyordu. Boş tarlalardan ormanlardan geçiyor bazen düşüyor, bazen yorulduk diye oturuyorduk. Ama aşağıda kalan manzaraya baktıkça daha çok yukarı çıkma isteğimiz geliyordu. Gerçekten eşi benzeri olmayan bir tabiatın kucağındaydık.

 

Dört saatlik bir tırmanışın ardından tepe’nin en uç noktasına çıkmış, fakat Kapıkaya denilen kayalara ulaşamamıştık. Çünkü kaya’nın diğer tarafına tırmandığımız için ters tarafta kalmıştık.
Uç noktaya çıktığımız da, başarmış olmanın verdiği haz ve yorgunlukla manzaranın keyfini çıkartmaya başlamıştık.

 

Geriye kalan zamanımızı etrafı gezerek oyunlar oynayarak, sohbetler ederek bitirmiştik. Eğlenceli ders veren bir gezinin sonun da yeni yerler keşfetmenin verdiği haz ve oradan ayrılmanın verdiği üzüntüyle kendimizi tekrar yollara bırakmıştık.

Uçan Balonların Anatomisi

Nevşehir’de bulunan görmeyi, binmeyi, o eşsiz manzaranın tadını çıkartmayı istediğimiz uçan balonların anatomisinden bahsedelim. Uçan balonların anatomisi, kalkışı nasıl, hazırlandığı bir merak konusudur.
Hava’da olmanın, güneşin doğuşuyla yerden 1000-1500 fit yukarıdan Dünya’ya bakmanın verdiği heyecan paha biçilemez. Fakat benim en çok merak ettiğim de nasıl havalanıp nasıl yere inmesiydi. Henüz uçmanın heyecanını yaşamasam da yakından görüp inceleme fırsatım olmuştu.

Uçan Balonlar Şehri Nevşehir

Ülkemizde uçan balonların turistik amaçlı ticaretinin yapıldığı Nevşehir ilimizden bahsetmeden geçmeyeceğim.
Nevşehir, Osmanlı’da ‘ Muşkara’ adını taşıyan bir köy olarak bilinirdi. 18. yy da şimdiki ismini almasıyla günümüze kadar ulaşmış, Nevşehir (Yeni Şehir) olarak adlandırılmıştır. Nevşehir denilince hiç kuşkusuz hepimizin aklına Kapadokya ilçesi gelmektedir. Nevşehir’e hayat veren bir ilçe niteliği taşıyan bu güzel coğrafyanın 3 yanardağın küfleriyle oluşturduğu yumuşak dokuyu yağmur ve rüzgarın yıllarca aşındırmasıyla oluşturduğu taş şehir olarak da adlandırabiliriz.

Harika bir doğanın uçsuz bucaksız tarihini yakından gözlerinizle görmek, incelemek, için geç kalmış sayılmazsınız. Tabi ki sadece Kapadokya ile sınırlı değildir. Ihlara Vadisi, Üç Güzeller, Hacı Bektaş-ı Veli Türbesi ve UNESCO Dünya Mirasları Liste’sinde yer alan Göreme Açık Hava Müzesi gibi gezilecek yerleri ‘de mevcuttur.

Uçan Balonların Anatomisi

5 Haziran 1783’de ilk balon üretilmiş ve 2.5 km yol almıştır. İnsanın uçurduğu ilk hava aracıdır. Balonların yönlendirilmesi zor olduğu için zamanla yerini uçaklara bırakmışlardır.

Ben Nevşehir’e gittiğimde içindeki insanları görüp imrenmiştim. Tabi çok pahallı oldukları için gezgin maddiyatıyla binmek bir hayli zordu. Nasıl uçtuğunu öğrenmek kolaydı. Benim ilk merakım da burada başlıyor.
Biz akşamdan Göreme ilçesine varmış, peri bacalarına bakan düzlük bir araziye girmiş, çadırımızı kurmuştuk. İki arkadaş olarak yolculuğumuzun son şehrine gelmiş turumuzu burada sonlandırmaya karar vermiştik. Yorgunluktan dolayı çadırımızı kurduğumuz gibi uyumuştuk.

Sabah hava aydınlanınca yüksek diyebileceğimiz bir sesle uyanmış, neler olduğunu gözlemlemek için çadırını fermuarını indirip etrafı gözlemeye başlamıştık. Biraz daha yakınlaşıp neler yaptıklarını gözlemlemeye başladık.
İnsanları uçuracak olan balonu, balonun pilotunu, iki kişilik yer ekibini ve aparatlarını taşıyan bir kamyonetle düzlük araziye gelip hazırlıklarını yapıyorlardı. Önce balonu çıkartıp yere serdiler.Balon sepetini de taşıyıp balonun ağız kısmın a yakın bir yere koydular. Yer ekibi yerde serilmiş olan balonun iplerini sepete monte ettiler. Dışarıdan bir süpürge gibi makine ile balonun içine hava üfletmeye başladılar. Sabah bizi sesiyle uyandıranın ne olduğunu anlamıştık. Kalkışa hazırlanmış, insanları bindirmişlerdi. Sepetin içinde balonun motoru diyebileceğim bir şey , bir ipi çektiğinde ateşlenmeye başlayıp balonun içine sıcak hava veriyordu. Balonlar hava da kalabilmek için Propan Heater aparatıyla sıcak hava üflenip yükseliyordu. Edindiğim bilgiye göre de inerken ateşi söndürüp soğuk hava ile yere iniyorlardı. Yani uçan balonlar sıcak havayla yükselip, soğuk havayla iniş yapılıyordu.

Sıcak hava Balonları

Uçan Balonların Manzarası

Hepsi havadayken hayretlere düşen bir manzarayla baş başa kalıyorduk. Yüksek bir yere çıkıp tutkulu gözlerle manzara’nın keyfini çıkartıp, doğan güneş’in sıcaklığıyla ısınmaya başlamıştık. Çocuklar gibi şen, özgür ruhumuzla bağdaşmış, hayretler içinde sabah’ın ilk ışıklarında ruhumuzu dinlendiriyorduk. Öğrendiğimiz merakı da gidermiş bulunmanın şerefiyle çayımızı demleyip yumurtamızı kırıp kahvaltımızı etmiş, manzaranın son demlerine ulaşmıştık.

İşsiz Kimdir ? Kim İşsiz ?

İşsiz kimdir ? Kim işsiz ? Bundan birkaç gün önce arkadaşımın bana verdiği kitaplardan birisini okurken cümleler çekti dikkatimi, ” Çalışmaya hazır olup iş bulamayan kişilere işsiz denir.’’
Wikipedia da ” Bir ekonomide işsiz miktarı, söz konusu ekonomide işi olmayan ve cari ücret düzeyinde çalışmak istediği halde iş bulamayan yetişkinlerin miktarıdır. ‘’ tanımını yapıyor.

Kime İşsiz Denir ?

Sizce kime işsiz denir? İşsiz Kimdir? Kim İşsiz ? Bence, borç içinde yaşayıp borcunu ödeyemeyecek düzeyde geliri olmayan kişilere veya sevdiği işi, işleri yapmayanlara, ya da fikirlerini düşüncelerini en üst düzeye taşıyamayanlara denir. İstatistiklere, tanımlara göre konuşmamız fikirlerimizi sunmamız kendimize söyleyebileceğimiz yalan olmaktan başka bir şey ifade etmeyebilir.

İşsiz Kim ?

Halk, yaşadığı yere bağlı olarak lisans seviyesini tamamlamış 20 yaş ve üzeri bireylerin ilkokul çağlarından beri pratik olarak eğitilmemesinden, meslek seçiminde pasif duruma düşmesinden dolayı kendi özgür iradesine dayanaraktan sevdiği, hayata bağlayacak işi yapamadığından işsizliğe elverişli bir topluma ulaştığımızı söyleyebilirim. Sadece lisans üstü bitirmiş olan genç neslimize değinemeyiz . Bugün emekli maaşına bağlandıktan sonra kendini bir kenara çekmiş sadece kendini yatmaya adamış toplumumuza da seslenmeliyiz. Ya da kendi imkanları olmayan, okuyamayan, çalışmak zorunda kalan kendi çabalarıyla iş bulamayan veya kuramayan insanlarımız da var.

Neden İşsiziz ?

Genel olarak toplumuz da işsizlik, insanların kendini kandırmayla edindiği bahanelerdir. 7 den 70 e tüketim toplumu olmaktan, kendimizi yatmaya, çabalamamaya alıştırmaktan, devletin bize sunduğu maaşlarla yetinmekten günü geldiğinde büyük sıkıntılar çeken toplum olduk. Rahatlığa ulaşmanın yatmaktan geçtiğini düşünen insanlarımız hat safhaya ulaştı. İçten içe insanımızı tanıyamaz, tanınamaz hale getirdik.

Ne Yapmalıyız ?

İşsiz kimdir ? Kim İşsiz ? sorusunu biraz daha açalım. Öncelikle kendimizi sonra etrafımızı değiştirmek için çabalamalıyız. Üreten toplum olmak için kendimizden başlamak, neyi sevdiğimizi bilmek, bulmak , bu konu hakkında neler yapabileceğinizi araştırmak, bir rota belirleyerek o yol da hedeflerimize koşmak zorundayız. Ama öncelikle sevdiğimiz bir dala tutunmak, ya da ne kadar tutunabileceğimizi gözlemlemek araştırmak zorundayız. Neden zorundayız , toplum ve hayat buna izin vermiyor dediğinizi duyuyorum.
Uçsuz bucaksız bu evren de her şeyi başarma yeteneğine sahibiz. Kendimize inanmak, hatalarımızdan ders çıkarmak neyi iyi yapıp neyi doğru yapabileceğimizi bilmek bizim elimizde. Tabi eğer zamanımızı akıllıca kullanırsak bunu başarabiliriz. Toplumdaki hayatın negatif yönünü yenerek kendimizi mutlu eden, iyi gelen fiilleri bulabilir üstesinden gelip büyük başarılara imza atabiliriz.
Bir kavanoza önce tenis topu, çakıl taşları, kum, ve biraz çok sevdiğiniz bir içecek dökün. Kavanoz dolmuş olacaktır. Tenis topları, önemli şeylerdir. Aileniz, sağlığınız, arkadaşlarınız tutkularınızdır. Çakıl taşları, arabanız, işiniz, evinizdir. Kum ise geri kalan her şeydir. Önce kumu koysaydınız tenis topları için yer kalmazdı. Anlatmak istediğim de aslında tüm enerjinizi ,zamanınızı küçük şeylere ayırırsanız önemli olanlara zamanınız kalmaz ve mutluluğu yakalayamazsınız. İşsizlik de aynı şekilde sizin ne yapmak istediğinize göre değişir aslında, yani mutlu mu olmak istiyorsunuz yoksa mutsuz bir hayatta sürünmek mi ? Tenis topları da olabilir, kum da önemli olan sizin nereye koymak istediğiniz.Mutluluğunuz için önemli olan şeylere dikkatinizi vererek hayata başlayın. Rotanızı iyi çizin ve kendinizi o yolda ilerlemek için adayın. Emin olun hayatınız bir çok şekilde değişecek hayatınızdaki tüm değerler için zaman ayırmanıza olanak sağlayacaktır. Üretim için daha çok hayata tutunacak kendinize daha çok bir şeyler katacak işsizlik evresini çabalarınızla atlatacaksınız. Önemli olan para kazanmak değildir. Kendiniz için ne yaptığınızdır. Nasıl ve neyi üretmemiz gerektiğini bilmek, bize iyi geldiğini bilmek, mutluluğumuz için üretken olabilmektir. Emin olun para sonra daha iyi bir şekilde kapınızı çalacaktır.
Sahi şimdi İşsiz Kimdir ? Kim İşsiz ?
‘’ Çalışmadan, yorulmadan ve üretmeden, rahat yaşamak isteyen toplumlar; evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini daha sonra da istiklal ve istikballerini kaybetmeye mahkumdurlar’’
Mustafa Kemal ATATÜRK

İlk Otostop

İlk otostop, seyahat tutkumuzun başladığı yere dönelim. Hayatında hiç tatile çıkmamış, her sene yaz tatillerini Karadenizli olmanın gerektirdiği gibi zamanın çoğunu fındık tarlalarında geçiren iki dostun hikayesi bu aslında.
İkimiz de Üniversitede okurken bir yaz tatilinde yaz okulu programına kalmıştık. Aramızda konuşup çadır, mat, sırt çantası almaya karar verdik. Yaz okulunun bittiği gün her şeyimizi alıp yakın bir yerlerde kafa dinleyip kampımızı yapacaktık.

Arkadaşım Mersin’den benim yanıma gelmişti. Kendimize plan yapmak için bazı kamp yerlerini arıyor, fiyat alıyor durumu değerlendirip hareket etmeye çalışıyorduk. Çünkü cebimizde toplam 900 Tl gibi bir para mevcuttu ve günlüğüne kişi başı 45 Tl gibi bir rakam söylüyorlardı. Lise yıllarında 60 km kadar yolu gezmek, alışveriş yapmak için otostop çekerek gidip gelirdik. O günleri düşünerek bir harita üzerinde plan yapmaya karar verdik. Gidebildiğimiz kadar gidip gidemezsek geri dönecektik. Sonuçta kaybedeceğimiz hiçbir şey yoktu.
Hiç unutmam o günü; 22 Ağustos 2016’da yola çıkmıştık. Kastamonu’dan şehir dışına çıkmış asfaltın kenarında yürüyorduk. Neyle, kimle karşılaşacağımızı bilmeden umarsızca ilerliyorduk. Kastamonu – Ankara – İstanbul yolunu bilen bilir doğru düzgün araba geçmez geçse de çok nadirdir. Biz de arada yürüyor araba geldiğini duyduğumuz da hemen yüzümüzü dönüp baş parmağımızı kaldırıp durmasını söylüyorduk. Biraz beklemenin ardından ilk arabamızı durdurmuştuk. Hem de bir kamyon. Kamyoncu burada ne yaptığımızı öğrenci olup olmadığımızı sorması üzerine kimliklerimize bakarak bizi kamyona almıştı. Biraz korku biraz endişeyle binmiştik. 50 km kadar getirdikten sonra yollarımız ayrılmıştı.

Hedefimiz Sakarya’ya varmak, orada geceyi geçirip Ege kıyılarında tatilimizi sürdürmekti. Hava kararmasına az bir zaman kala ikinci arabamızı durdurmuş nereye gittiklerini sorup yola devam etmeye başlamıştık. Şansımıza araç İstanbul’a gidiyordu ve biz ilk gün, ilk otostopumuzda 500 km civarı bir yol gitmiştik. Geceyi geçirip sabahında yola koyulmaya karar verdik. Aklımızda buraya kadar geldiysek buradan sonra da gideriz düşüncesi vardı. Sonraki gün hiç de öyle olmamıştı. Yola saat on bir gibi çıkmış sırtımızdaki çantanın ağırlığıyla bir komando gibi yürüyor, yoruluyorduk. Araçlar çok zor duruyor, duran da bizi kısa mesafe getirip bırakıyordu. En son Bursa’dan 50 km kadar çıkmış, bir petrol ofisinin yanında otostop çekmeye devam ediyorduk.

Hava kararmak üzereydi ve biz hava kararınca kimse bizi almayınca otostop çekmeyi bırakmak zorunda kalmıştık. Geceyi petrol ofisinde bulunan banklarda geçirmiştik. Ben en ufak seste uyanıyor, gecenin zifiri karanlığında özgürlüğün hangi boyutuna geldiğimi düşünüyor, arada korkuyor, etrafı gözlüyor, tekrar uyuyordum. Arkadaşım ise sabaha kadar uyumuştu. Sonunda sabah olmuş, yorucu bir günün ve gecesinin verdiği sersemlikle yola koyulmuştuk.

Sabahın erken saatlerinde güneşin doğumuyla içimiz ısınmaya, enerjimiz tekrar yerine gelmeye başlamıştı. Sırtımızdaki ağırlıktan hiç ama hiç rahatsız değildik. Hedefimiz İzmir’in Urla ilçesine varabilmek Ege’nin durgun sularında rahatlamaktı. Otostopun üçüncü günü hızlı başlamış şehrin içine girmemiz çok zaman almamıştı. Yolda tanıdığımız bir abi bize Balıkesir semalarında yolda rast geldiğimiz küçük ama eskiyi andıran bir mekanda köy kahvaltısı ısmarlamış karnımızı doyurmuştu. Yolda eğleniyor, gülüyor tanıştığımız insanların hikayelerini dinliyorduk.

Akşam saatlerinde Urla’ya varmış ilk defa çadırımızı kurmuş ve uyumuştuk. O kadar güzel uyumuştuk ki sabah güneşin çadırımızı ısıtmasıyla uyanmıştık. Toprağın üstünde yatıyorduk ama o an bize kuş tüyü yatakta yatıyormuş gibi rahat gelmişti.
Ulaşmamız gereken yere ulaşmış görmemiz gereken yerleri görmüştük. Fakat bizim içimiz hala yol çekiyordu. Beşinci gün biz tekrar hazırlanıp yola çıktık.

Kuşadası’na gelmiştik artık. Etrafta ücretsiz kamp atabileceğimiz bir yer bulamadığımız için şehrin içindeki Önder Kamping’i kullanmıştık. Kuşadası’nı çok sevdiğimiz ve rahat ettiğimiz için iki gece kalmıştık. Gecenin bir yarısı bir kaç kişiyle sohbete dalmış, etrafımıza sokak müziğiyle uğraşan insanlar gelmiş, hem eğleniyor hem de muhabbetimize devam ediyorduk. İki gün geçirdikten sonra tekrar yola koyulmaya karar verdik. Kuşadası’ndan sonra Bodrum’a varmış etrafı gezinmeye başlamıştık. Unutmadan yemek işini de domates peynir ekmek gibi öğünlerle geçiştiriyor paramızın azlığını değerlendirip ona göre hareket ediyorduk. Bodrum bizim için hiç iç açıcı olmamıştı. Aşırı derecede pahalı turistik bir yerdi. Fazla kalmamak suretiyle orada da bir günümüzü geçirip Denizli, Ankara üzerinden yavaş yavaş geri dönmeye başlamıştık.

Toplam 2500 km kadar yol gitmiş Samsun’a ayak bastığımızda Atakum sahilinde uyuyakalmıştık. 100 tl gibi bir paranın cebimizde hala duruyor olması bizi mutlu etmişti. Tam tamına 7 il ve ilçeleri gezip 9 günün sonunda evimize dönmüştük. O zamanlar da bizim gibi insanların çok az olduğunu biliyorduk. Fakat İnterrail grubunu yolda bir şoförün ‘Siz interrail grubundan mısınız ?’ demesiyle öğrenmiştik.
En büyük deneyimi, rahat yatakta yatmamanın ne demek olduğunu, yolun verdiği haz ve tutkuyu, ön yargının ne demek olduğunu, insanlara güvenmek gerektiğini, hayatın bambaşka yönlerini öğrendik o kısacık zamanda. O günden sonra zehri kapınca bir daha durmadık Türkiye’nin yarısını gezdik. Ama yalnız ama birlikte çok yol gittik.
Demek istediğim “Mantık, sizi A noktasından B noktasına götürür. Hayal gücüyse, her yere…” (Albert Einstein) Hayal gücünüze ve yapabileceklerinizin sınırı olmadığına inanın.

Sabahattin Ali

Sabahattin Ali, Türk edebiyatının önemli kalemleri arasında yer alan şiir, edebiyat ve hikaye denemeleriyle yaşantısını sürdürmüş değerli yazarlarımızdan birisidir. Bende 72. ölüm yıl dönümünde biraz sizlere Sabahattin Ali’den bahsetmek istiyorum. Gelin biraz tanıyalım.
Sabahattin Ali, 25 Şubat 1907 yılında Kırklareli’nde doğmuş 2 Nisan 1948’de Dünya’ya gözlerini yummuştur. Ben Sabahattin Ali ile çok kısa zaman önce Kürk Mantolu Madonna’yı okuduğumda tanıştım. İsim olarak bildiğimiz biriydi fakat kendisiyle, hikayeleriyle tanışmamız biraz geç oldu. Aradan biraz zaman geçtikten sonra Sinop Tarihi Cezaevi’ni gezmeye gittiğimde neler yaşadığını biraz daha ayrımsayabildim. Kendisi Sinop Cezaevi’nde “Bir Şaka, Kanal, Bir Firar” gibi hikayelerini yazmış, “Başın Öne Eğilmesin’i” Sinop Cezaevi’nde kaleme almıştır.

Sinop Cezaevinde kaldığı yer

Sabahattin Ali Çatağı


Ölmeden önce Ankara’ya yerleşmiş, burada “İçimizdeki Şeytan” eserini çıkarmıştır. İnsanların tehditleriyle boğuşurken yeniden hapishaneye girme korkusuyla yurt dışına kaçmaya çalışmıştır. O zamanlar anlaştığı eski subay Ali Ertekin tarafından sopayla dövülerek öldürülmüş, cesedi bir çoban tarafından bulunmuştur. Bulunduğu yere bu yüzden “Sabahattin Ali Çatağı” ismi verilmiştir.

  • ESERLERİ;
  • Roman
  • Kürk Mantolu Madonna
  • Kuyucaklı Yusuf
  • İçimizdeki Şeytan
  • Öykü
  • Kağnı
  • Ses
  • Değirmen
  • Sırça Köşk
  • Yeni Dünya
  • Şiir
  • Dağlar ve Rüzgar
  • Kurbağanın Serenadı
  • Öteki Şiirler
  • Oyun
  • Esirler

Bosna’da Bir Yıl

Hayatımda ilk defa evden ayrılmanın verdiği heyecan, korku, üzüntü ile yola çıkmıştım. Samsun’dan İstanbul’a gitmeme üç gün kala yola çıkmıştık babamla. Her şey hazırdı, ülkeyi terk ediyordum belki uzun bir süre gelmemek üzere. Yolda hayatım, sevdiğim insanlar gözümün önünden film şeridi gibi geçiyordu.
Buruk bir üzüntüyle yolun bir an önce bitmesini istiyordum. O gece nedense yol çok uzun sürmüş sonunda İstanbul’a varabilmiştik.


Aradan üç gün geçmiş ülkeden ayrılmama bir kaç saat kalmıştı. Hava alanında büyük bir kalabalıkla pasaport kontrolünden geçip uçağa doğru ilerliyorduk. Uçakları ilk defa bu kadar yakından görüyor ve ilk defa binecek olmanın heyecanını taşıyordum. Birkaç saat sonra indik, kalacağımız yere geçtik. Kaldığımız yer 3 bloktan, oluşan cinsiyet ayrımı yapılmadan kalınan, 5 katlı büyük bir öğrenci yurduydu. Bosna’nın alt gelirli ailelerinin çocuklarının tercih ettiği ikişer kişilik odalarının olduğu pansiyon tarzı bir yerdi.
Hayatım boyunca unutamayacağım vedayı orada yaşadım. Babamla birlikte gittiğimiz yerde üç gün boyunca turist gibi gezmiş sonunda ayrılma vaktine yaklaşmıştık. Yeşilçam filmlerindeki sahneyi yaşıyorduk adeta, birbirimize sarılmış ağlıyor fakat hissettirmemeye çalışıyorduk.Sarılmayı bırakıp arkamıza dönüp yolumuza devam ediyorduk. Arada bakıyordum arkasından boynunu eğmiş elinde çantası dağ gibi adam bir anda çökmüştü sanki. Ailenin tek çocuğu olmak bazen çok kötü duygular yaşatabiliyor insana.


Aradan bir ay kadar zaman geçmiş 1 tas mercimek çorbasını, bir bardak çay arar olmuştuk. Her gün kuru yiyecekler yemekten ev yemeği yiyememekten bazılarımız odalarına ocak tencere alıp bir şeyler yapmayı düşünmüşlerdi. Bazılarımız da Türk restoranının yerini keşfetmiş bizi de götürmüş, daha önce sanki hiç yememiş gibi yemeklere saldırır olmuştuk. Bir tabak mercimek çorbasına bir bardak çaya bu kadar hasret kalacağımı söyleseler inanmazdım.
Gelelim insanlarına.. Her gittiğiniz yerde sıcak karşılanmamanız mümkün değildir. Çünkü 1992-1995 Yugoslavya devletinin 7 parçaya bölünüp en çok Boşnakların zarar gördüğü zamanda Türkiye onlara yardım etmiştir. 2. Dünya Savaşından sonra Dünya’da en büyük soykırımın, katliamın olduğu savaşta 200 bin kişinin ölmesi, 50 bin kadının tecavüze uğraması 2 milyon insanın mülteci durumuna düşmesine sebep olmuştur. Uluslararası toplum 30 ağustos 1995 yılına kadar sessiz kalmıştır. Srebrenica’da 8 bin Boşnak erkeğin katledilmesi, Saraybosna’nın merkezindeki pazar yerine atılan havan topuyla 43 kişinin hayatını kaybetmesi sonucu NATO ve diğer ülkeler Sırp’ların Saraybosna’da hakimiyetlerini kaybetmelerini sağlamıştır. Tam 3 yıl 4 ay sonra Saraybosna’yı bombalamayı bırakmışlardı. Bugün gittiğinizde Saraybosna’da binaların mermi izleri ile dolu olduğunu bilerek kapatmadıklarını, ileride ülkelerini ziyaret ettiklerinde uzun zaman sessiz kalan insanların nasıl bir soykırımla savaştıklarını görmeleri için olduğu gibi bırakmışlardır. Oraya gittiğinde insan ister istemez o duygulara kapılıp tarih kokan güzelim ülkede o anları onlar kadar olmasa da yaşayabiliyor.


Tarih demişken sonsuz ateş anıtı II. Dünya Savaşı’nda Saraybosna’nın kurtuluşu için asker ve sivil kurbanların anısına 1946 ‘da yapılmış. Ferhadiye ve Tito Caddesi’nin birleştiği yerde görebileceğiniz bu ateşi 2011’de bir grup söndürmeye kalkmış ama çevredeki turistlerin gayreti sayesinde tekrar yanmış. 1946 dan günümüze hep yanıyor. Düşünce bakımından güzel olduğunu düşündüğüm bu anıtı yürüyüş esnasında mutlaka görürsünüz. Ayrıca Osmanlı’dan kalan mimariler de mevcuttur.
Bir de meşhur tramvaydan bahsetmek istiyorum sizlere. Hayatımda gördüğüm en eski ulaşım araçlarından diyebilirim. Her tarafına grafitiler yapılmış, yazılar yazılmış, resimler çizilmiş bir tramvaydır. Duraklarında turnikeler yoktur. Ülkemiz’de otobüslerde olan basmalı sistem gibi tramvayın ortasında kartı içine doğru çekip bırakan bir biletli sistem vardır. Bu yüzdendir ki çoğu insan kaçak bile binebiliyor. Eğer sonraki duraklarda görevlilere yakalanıp ceza yemezseniz bir sıkıntı olmuyor. Tramvaydan indiğinizde Baş Çarşı’da bulunan sebil, sağlı sollu Osmanlı’yı andıran tarih kokan dükkanları, bedestenleri görürsünüz. O sokaklarda o yılda kaybolurken Boşnak böreğini yemeden dönemezdik. Bol yoğurtlu Bosna böreği, cevapi dedikleri köftelerinin olduğu bolca restoranlar da açlığımızı yatıştırırdık. Meşhur kahvelerini tüketmeden günü sonlandırmak olmazdı tabi ki. Baş Çarşı’nın içinde bulunan Moriç Han’da arkadaşlarımızla oturur Türk çayını ve Boşnak kahvesini tüketirdik.

Her şeye rağmen güzel günler geçirdik. İyisiyle kötüsüyle Mostar, Saraybosna, Bihaç, Travnik şehirlerini de gezme fırsatım olmuştu. Muhteşem yeşillik ve su kaynaklarının zenginliğiyle dolu bir ülke, çok sevmiştim ben açıkçası.
Eğer bir gün gitme durumunuz olursa ve biraz dil biliyorsanız bir kaç yaşlı insanla konuşup savaş yıllarını ve yaşadıklarını dinlemenizi tavsiye ederim. Hatırladığım kadarıyla Bosna’da ufak da olsa yaşadıklarımı ve bildiklerimi anlatmaya çalıştım. Benim orada gördüklerim ve yaşadıklarım hayatım boyunca insana insan gibi davranmamız gerektiğini anlatmıştı bana. Umarım sizlere de bir nebze aktarabilmişimdir bunları. Sağlıkla kalın.

Sosyal Medya’nın İnsan Üzerindeki Etkisi

Şimdilerde hepimiz sosyal medyanın esiri olduk. Yemek yiyoruz, koşuyoruz, yürüyoruz, geziyoruz hepsini sosyal medyada paylaşıyoruz. Sanki yaptığımız bütün eylemleri sosyal medya için yapmaya başladık. Bir insan neden kitap okur ? Kendini geliştirmesi için mi yoksa sosyal medyada arkadaşları görsün beğensin yorum yapsın filan diye mi ?
Ayşe teyze evinde kuru fasulye pilavın inceliklerini anlatıyor. Yan binada Fatma teyze çocuklarına bir yumurta bile kıramazken bir tas yemeğe muhtaçken, Ayşe teyze saplantı haline getirdiği sosyal medyada canlı yayın yapıyor. Yardımlaşmayı, sevmeyi, güvenmeyi, komşuluklarımızı unutuyoruz zamanla. Şimdi diyeceksiniz ki kırk daireli bir apartmanda komşuluk mu kalmış. Aslında her insanda bu değerler mevcut, sadece biz unutmayı sosyal medyayı sevmeyi öğrendik. Gerçekten arkadaş edinmeyi, insanlara yardım etmeyi, birinin elinden tutmayı, en önemlisi de insanlara güvenmeyi unutmayı seçiyoruz. Ama önce kendimize bakmamızı, düzenlememiz gerektiğini hiç bir zaman aklımızın ucundan geçirmiyoruz. İnsan olmayı unuttuk İnsan kalabilmeyi unuttuk artık. Sizce de hatırlamanın zamanı gelmedi mi?
O değil de bir şey soracağım iliklerinize kadar kendinizi tanıyabildiniz mi ?

Sahi Dostluk neydi ?


Hadi hep beraber lise yıllarımıza dönelim. Hepimiz o yıllarda olan arkadaşlıklarımızı, dostluklarımızı çok sevmişiz ve o insanlarla bazılarımız dostluklarını sürdürmeye devam ediyordur.

Güzel yıllardı deyip gözünüzün ucundan film şeridi gibi hatıralarınız geçiyor. Bende o yıllarda güzel dostluklar edindim.  Belki hayatımın en güzel anılarını en güzel günlerini o insanlarla paylaştım.

Çoğumuz o günlerde belki daha öncesinde öğrenmişizdir insanlara sırtımızı dayamayı. Kimimiz ihanete uğramış olsa da bazılarımız ak çıkmıştır o yıllardan.

Biz sınıfta 7 erkek 5 kız olmak üzere 12 kişiydik. Ticaret lisesinin güzide sınıfı. Küçük hababam gibiydik her gün bir olay oluyordu. Ya kavga, ya hastane, ya okuldan kaçış. O günlerden bir anımı paylaşayım.

Okul sınıflar arası futbol turnuvası düzenlemişti. Bizde tabi 7 erkek olarak sahaya çıkacağız. Fakat ben düz yola yürümeyi bile beceremem. Dediler ki sen defansta dur gelene vur. Unutmadan biz sahaya 6 kişi çıkıyoruz.

Arkadaşın biri artık rezil olurum diye mi korktu yoksa başka bir şey mi vardı bilmiyorum. Neyse ben top önüme gelince vuruyorum. Bir gün maçta yanlış hatırlamıyorsam önceki senenin şampiyonuyla oynuyoruz ben defansa doğru yürürken geriye döndüm. Dönmemle çok şiddetli bir şekilde top yüzüme gelmiş ben takla atmıştım resmen. Sanki top değilde karşıdan el bombası atmışlardı. Hatırladıkça güler geçeriz o anı.

Çok güldük, çok ağladık o insanlarla hala daha sürer dostluğumuz. İnsan bir şeyin kıymetini yıllar sonra anlamamalı vaktinde bilmeli. Siz siz olun kıymet bilin.
O değilde bir şey soracağım özlemediniz mi o yılları ?

Dünya Sağlık Savaşı

Birazda günümüzden bahsedelim. İnsanlık tarih boyunca unutamayacağı altından belki yüzyıllar boyunca tam anlamıyla kalkamayacağı bir felaketin eşiğine sürükleniyor.


Artık tüm hayatımız değişti. Normale dönmek uzun zaman alacak. Fakat insanlar coronadan, hayat giderlerinden endişeli. Kredisi olan kredisini ödeyemiyor, dükkan açan dükkanı kapatıyor, kira, su, elektrik, yemek derken insanlar zaten psikolojik olarak dünya normale döndüğünde ki döner mi bilinmez büyük bir enkazla evlerinden çıkacaklar. Türkiye’de 65 yaş üstü insanlara sokağa çıkma yasağı, işletmelerin çalışanlarına idari izin vermesi, işi olmayanın sokağa çıkmaması gerektiği, hep evde kalmanın gerektiği gibi açıklamalar ve cezalar kondu. Fakat günden güne herkes taşıyıcı durumuna düşüyor ve bu şekilde hasta sayıları gün geçtikçe fazlalaşıyor ve ölümler artıyor. Bence tüm devletlerin yapması gereken sokağa çıkma yasağının faaliyete geçmesini sağlamaktır. Ayrıca her devlet halkının bu süreçte bütün giderlerini karşılaması gerekir. Olması gerekenden daha hızlı hastaların ve ölümlerin önüne geçilebilir. Sadece bir kaç ay kadar evde kalınmalı ve tüm ödemeler ertelenip tüm ihtiyaçlar giderilmeli. Eğer bunlar yapılmazsa sosyal patlama yaşanacağını göz ardı etmemeliyiz.

Bilgi Güçtür

Geçenlerde bir video izliyordum. Videonun sonunda saati bulan kişi saatin kaç olduğunu nereden biliyordu diye bir soru sordu. Biraz araştırdım kendimce edindiğim bilgiye göre anlatacağım.

Saat, ilk defa M.Ö 4000 yıllarında Sümerliler tarafından bulunmuş, Mısırlılar, Babiller tarafından geliştirilmiş, Yunanlılar tarafından daha iyi hale getirilmiştir. Güneş saatleri gece olduğunda çalışmıyordu. Mısırlılar zaman dilimini 24’e bölmüşlerdi. Fakat gündüz ve gece mevsimlere göre değiştiği için bazen gündüz sürelerini 10’a bölmüşlerdi. Daha sonraları gündüz ve gece saatleri 12 saat uzunlukta hesaplanmış. Bence günü bölmeleri çok kötü. Ben küçükken karnım acıktığında akşam, sabah, öğle olup olmadığını anlayıp ona göre hareket ediyordum. Şimdi ise saat kavramı bana şu saatte yemek yemem gerektiğini söylüyor. Aç olsan da olmasan da aynı. Neyse zamanla gökten yararlanmak istemişler zaman kavramı için. Çünkü mevsimler arası geçişten güneş saatleri esnetiliyordu.

Zamanla su ve kum saatleri çıktı. Bunun yanı sıra ateş saati sonraki evrelerde günümüze ulaşan mekanik saatler ortaya çıkmıştır.